Top

Gölgede Bırakılmışlar İçin

Ne çok acı var etrafımızda!…

İçinden geçtiğimiz kara günlerin umut kırıcı, bazen isyan bazen yılkı duygularını tetikleyen onca konusu arasında; insanı kendi acısından utandıran Cumartesi Annelerinin 348. buluşmasının ardından; biraz da kendi derdime düşmenin verdiği ağırlıkla kendime de kırgın, 6 Aralıkta “zaman aşımı” ile karşı karşıya kalacak Sivas katliamı duruşması öncesinde yapılabilecekleri konuşmak için bır toplantıya katıldım. Cumartesi annelerine destek vermeye gelmiş, toplumsal olaylara, haksızlıklara duyarlı bellediğimiz bir köşe sahibine ulaşıp davaya  ilişkin bilgi vermeyi isterken lafın ağzıma kabaca tıkılmasıyla “Sivas’ı da bana yıkmayın allahaşkına” cümlesini duymanın utancı içinde ‘uzun sürmüş bir günün aksamında’ İstiklâl caddesinde üzerime akan insan seline karşı sanki ters yöne giden bir benmişim gibi bir yalnızlık duygusu ile yürürken aklımda Mehmet Eroğlu’nun yakın zamanda sosyal mecrada paylaştığı şu sözler dönüp duruyordu. “İnsanın keyfi kaçtı mı ya yıldızları seyretmeli ya da okumalı… İkisi de önemsizliğimizi hatırlatıyor.”

Ne kadar doğru! Haddim olmayarak bir ek yapmak istiyorum bu söze. Ya da bir tiyatro oyunu izlemeli, bir konsere gitmeli. Yeni kapılar açmalı önümüze, beslenmeli, bilginin verdiği ağırlığı bilgi ve sanat ile dindirmeli. Sanatın kuşatan, bireştirici ve iç sağaltan yanına sığınmalı. Son zamanlarda sıklıkla yoksunluğunu çektiğimiz umut için…

Yepyeni bir tiyatro topluluğu ile tanıştım geçenlerde. Homoludens / Oynayan İnsan Tiyatrosu. Kendilerini ödeneksiz tiyatronun içinde bulunduğu olmazları aşmak için bir araya gelmiş bir “birlik” olarak tanımlayan genc ve yeni bir tiyatro.  “Farklı türlerden ifade araçları geliştirmiş sanatçıların veya uygulayıcıların hünerlerini dramatik bir çatı altında sergilemeyi” amaçlıyorlar. İlk oyunları Ağaç İrfan ile ‘gölge tiyatrosunun dünyadaki çağdaş örneklerini geleneksel tiyatromuz ile bütünleştirmeyi’ deniyorlar.

Ağaç İrfan; 63 yıl once susturulan Sabahhattin Ali’nin öldürülüşüne tanıklık eden asırlık bir ağaçtan oyulmuş bir kukla. Oynayan İnsan ekibi Ağaç İrfan’ın anlatıcılığında “Bugün içinde yaşadığımız karanlıklar, cahillikler çağında, İkinci Ortaçağ’da, yaşadığı dünyayı etkileme gücü, değiştirme istenci aşılayan, (…) hayatta kalma isteği veren sanatın yerini insanları uyuşturan, gündelik yaşantıyı yeniden üreten, uyumlulaştıran, büyüsünü ve değiştirme istencini yitirmiş eğlencelik sanatın almasına” (Cansu Fırıncı) isyan ediyor.

Yönetmen Halil Ersan “Sabahattin Ali cinayeti ile başlamıştı herşey. Bir korku yayılmıştı her yana. Tüm aydınlar sessiz kalmıştı. Bu günlere nasıl gelindi? İşte böyle. Yazarını ve aydınını öldürürsen, cezaevlerinde çürütürsen, memleketten kaçırırsan, dahası yakarsan; ne olmasını bekliyordun ki? O zaman en başa dönmeli. Önce ilkinin hesabı verilmeli daha sonra…Sonrasına bakacağız. Tanık katıldı aramıza.” diyor. O tanık Ağaç İrfan.  Kızından, sevdiklerinden koparılmış, hunharca öldürülmüş bir yazarın, bir babanın dramını anlatmak üzere kızına kukla yapan bir baska baba tarafından ‘o’ ağaçtan oyulmuş bir tanık o.

Oyun bir belgesel tiyatro olma iddiasında değil ama duyarlı, genç, aydınlık tiyatrocuların çabalarıyla, okul kitaplarına girmemiş, yüzleşilmemiş yakın tarihimizin cinayetlerini unutturmamayı görev bilmesiyle ve büyük bir emekle hazırlanmış. Bu kavrayış, bu heyecan, bu emek ihtiyacımız olan umudu veriyor. Cansu Fırıncı’nın deyişiyle; “sanat belki insanları topyekün değiştiremez. Dünyayı da değiştiremez belki. Ama daha iyisini yapar. Tutar bir insanın dünyasını değiştirir. İşte dünyayı yalnızca ve yalnızca, dünyası değişen insanların birlikteliği değiştirebilir.”

‘Yüreklerin kulakları sağır, Hava kurşun gibi ağır’ken ve bağır bağır bağır’mak isterken’ aklımda Mehmet Eroğlu’nun sözleri ile bu birlikteliği düşünür buldum kendimi.

“Yanlızlık belki de gece yarısı

Işık sızan bir penceredir ama,

Kimi zaman da bozkırda

Çıplak dağlarda,

Yerde yatan bir taştır” (Metin Altıok)

Yalnızlık ormanda bir ağaçtır. Bir cinayete tanıklığın yalnızlığı bir kuklanın sesiyle kalabalıklaşır. Ağaç İrfan yalnızlıklarımıza ortak olmaya bizleri kalabalıklaştırmaya devam edecek. Aynı yöne bakan insanları üzecek üzmesine ama hatırlatacak unutulmaması gerekenleri ve bizleri düşündürmeye devam edecek.  Oyunun yazarı Serkan Bilgi’nin iğne oyası gibi işlediği cümlelerle  1948 Nisan’ında Istranca ormanında Sabahattin Ali’ye sırt veren ağaçtan yarattığı Ağaç İrfan  bir süre sonra Nazım’ı Salacak koyunda bekleyecek, Cemal’i Doğu Ekspresine bindirecek, bize öyküler ulaştıracak. Toplumsal hafızamız olacak.

Oynayan İnsan tiyatrosunun tüm ekibine Ağaç İrfan “Istranca” oyunu ile beni ağlattıkları ve dünyamı değiştirdikleri için teşekkür ederim. Sizlere naçizane önerim; bu ay Sabahattin Ali okuyun. Bu oyunu izleyin. Ne önemsiz olduğumuzu hatırlayın.

Zeynep Altıok Akatlı

Kasım 2011 

(Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan yazının tamamıdır.)